PAYLAŞ

Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah; elhamdülillahirrabbülalemîn. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır; O’na mahsustur. O’ndan başkasına; O’ndan başkası için olamaz.

Evet bunları herkes biliyor…amenna. Elbette bundan bahsetmeyeceğim ve bahsin bu yönü bizi aşacaktır. Allah haddi aşanlardan da saklasın.

Hamd şükürden ayrı, her daim devam edilmesi gerekendir.  Her durumda hamd edilir, şükür gibi sadece tatmin olunan durumlarda değil, bilakis belki de tatmin olmak için hamd ederiz. Böylelikle Allah’a varlığımızdan ötürü mukabele etmeye çalışırız. Hamd ile şükrün anlam olarak karışması çok karşılaşılan bir durum. Her zorluktan kurtulduğumuzda ya da her hoşnut olduğumuz durumda şükredebiliyoruz. Halbu ki hamdda Pegamber Efendimizin (s.a.v.) de işaret ettiği gibi daima eksik kalıyoruz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) duası olarak nakledilen şuydu:

“Sana gereği gibi hamd etmekten acizim. Sen kendini senâ ettiğin gibi yücesin.”

Hamd, Allah’ın ihsanına karşı şükür ile dolmak ve ihsan sahibine saygı duymak anlamına gelmektedir. Elbette hamdı anlamlandırmak bu kadar kolay olsaydı Efendimiz (s.a.v.) yukarıdaki şekilde dua etmeyecekti. Sonu olmayan bir saygı ve hürmetin ifade şekli elbette zor, hatta ifade sahibinin hissedişine göre belki mümkün olmaz bir durum arz edecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duasında buna işaret etmiş olsa gerek.

Pekiyi ama neden her zaman hamd ? Çünkü Allah’ın ihsanı bitmez tükenmez şekilde her an ve noktada kendini gösteriyor. İnsanın varlığından, herhangi bir ânının varlığına, o andaki vukûya, vücûda kadar aldığımız her nefeste Allah’ın ihsanını fark etmemiz gayet mümkün. Aslında işin bu boyutu biraz tasavvufî bir hâl alıp bizi de aşmaktadır. Konuya biraz daha basit (bize yakışan) yönden ele alıp hamdda ne kadar geri kaldığımıza bakalım.

-Nasılsın ?

-Elhamdülillah

Bu kadar mı ? Evet çoğunlukla bu kadar…hamd dilimizde kalmış; görüyoruz ki toplumun dilinden bile kaymış gitmiş. Oysa ki bizden olan ne var; herşey O’ndan dediği li ? Her ne varsa ancak ve ancak O’nun takdiri dahilinde değil mi ? Öyleyse hamdın varlığı da O’nunla birlikte genişlemiyor mu ?

Kıldığımız namazla şükrediyor, ettiğimiz duaların ardında belirli bir süre sonunda dualarımızda geçen şey gönlümüzce gerçekleşirse şükrediyoruz. Kimi zaman kendimizce mazeretlere tâbî şekilde aksayan görevlerimizi daha sonra ifa ediyoruz…kaza ediyoruz yani. Kaza edebilmek de bir hamd vesilesi. Görevi zamanında yerine getirememekten dolayı borçlu duruma düşüp, o borcu ödeyebilmiş olmak hamda tâbî değil mi ?

Bir işimiz olduğunda biliyorsak şükrediyoruz. Olmadığında ise hayır diliyor, ham ediyor muyuz ? Olması ya da olmaması Allah’ın takdirinde, O’nun tasarrufunda değil mi ? O’nun takdiri dışında bizim için olumlu ya da olumsuz gerçekleşmesi mümkün mü ?  Hayır dilerken kendimizce hayırlı gördüğümüz neticeye şükretmeyi gayet doğal karşılayabiliriz…ya kendimizce hayırlı sanmadıklarımızdaki hayırlar ? O zaman bu da hamda tâbî değil mi ? Hayır sadece bizim gönlümüze göre olanlar mı ?

Bir anda ayağımız takıldı…ne var ki o muhteşem muhtevadaki fiziğimizde, muhteşem yapılardan biri ile dengemizi sağlayabildik. Belki de her gün yaprak dökümleri gibi şahit olduğumuz ve bir an sonrasına çıkıp çıkmayacağımız belli değil diye düşündüren çok basit kazalardan biri bizim başımıza gelecekti…neticesi ise Allah kerîm. Halbu ki biz dengemizi sağladık ve hiç de bir şey olmadı…ne âlâ. Ya olsaydı ? Durumumuz hamda tâbî değil mi ? İlle de o kazanın başımıza gelmesi ve bizim hafif sıyrıklarla atlatmamız mı gerekliydi olası vehametin farkına varmamız için ?

Elbette biz Allah’a gereği gibi hamd etmekten aciziz. Ne var ki bu, hamdı hatırlamamıza engel teşkil etmemeli. Hamdı gereği gibi yerine getiremememiz, en azından söz ile hamddan geri kalmamıza bahane olmamalı. Bahanelerin kişisel tatmin ve iç huzuru temin etmeye yönelik kandırmacalardır. Huzur, üzerimize düşeni yerine getirmekle meydana gelecek ve bu durumda asla son bulmayacaktır.

Kişisel eksikliklerimden farkettiğim bazı basit örneklerle, önemli olduğunu düşündüğüm bu konuyu paylaşma gereği hissettim. En doğrusunu şüphesiz Allah bilir. O bizi,  manevi kalp ve ruhumuzun kapasitesince bilebileceklerimizden ayrı koymasın; gaflet ehlinden kılmasın.