PAYLAŞ
Hızır Efendi, Şehid Hızır Ali Muradoğlu
(Son güncelleme: 31 Mart 2018)

Hızır Efendi Rahmetullâhi Aleyh hakkında, anonim olarak elime ulaşan bir metni az miktarda düzenleyerek yayınlıyorum. Mevlâ Te’âlâ ilk kaleme alandan ve ondan sonra yayılmasına vesile olanlardan râzı olsun.

Hızır Efendi Hakkında Kısa Bir Yazı

Merhûm Hızır Efendi imamlığı esnasında halkın seviyesine inen, sevecen, güler yüzlü, letâif ve te’sirli üslûbuyla, çevresinde bulunanlar üzerinde kısa zamanda hayranlığa sebeb olmuştur.

Sevenlerine hem dünya hem ahiret hususunda verdiği nasihatleri ve vaazları ile Çukurbostan Camiinin cemaati hızla artar. Cemaat camiye sığmamaya başlayınca caminin genişletilmesi kararı alınır.

Kendi çizdiği cami projesini yine kendi elleri ile inşa ederken, bir arkadaşı ilave bölümün dikdörtgen olmasında ısrar edecek, ancak Hızır Efendi bunu kabul etmeyecektir. Ona göre cami girintili çıkıntılı olmalıdır. Sebebini izahı, bunun yalnızca bir inşaat olmadığını gösterecektir:

“Tarîkat ehli dervişler camide kuytu köşeler arar…”

Hakkı Hak Sahibinden Çok Gözetirdi

Caminin inşaatı tamamlanınca, örülen duvarların uzunluğunu bizzat kendisi kontrol eder. Yevmiyesini almak için gelen ustaya kaç metre duvar ördüğünü sorduğunda aldığı “40 metre” cevabını kabul etmez ve ustadan yeniden ölçmesini ister. Hızır Efendinin ölçümüne göre duvarlar 47 metre örülmüş olmalıdır. Duvarı tekrar ölçen usta, Hızır Efendinin hesabını doğrulayınca işçinin hakkı eksiksiz verilmiş olur.

Hızır Efendi Bursa Ulu Camii’nde olduğu gibi kendi görev yaptığı camide de su sesinin olmasını arzuladığı için iç kısma bir havuz yaptırmış, hattâ içine balık da koymuştu. Bahçesini ise yine kendi elleri ile diktiği güllerle süsler ve her gün bakılarını yapmayı asla ihmâl etmezdi.

Gül Koklamanın Âdâbı

Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince: “Dur Gül öyle koklanmaz” diyerek, Peygamber Efendimizin simgesi olan gülü iki avucunun içine alır. Güle doğru eğilip koklayarak, güle yakışan o ince edebe işaret buyurur.

Bir yakınının ifâdesiyle; “Eline tesbihini alıp zikretmeye başladığında, görenleri özendirecek şekilde zevkle zikrederdi.”

Mahmûd Efendi Hazretlerinin “Bu yolda kendini gizle” tenbihine sâdık kalarak, mânevi hallerini bir sır gibi saklamış, etrafındakilerin kendisini sıradan bir hoca olarak tanımasına gayret etmiştir. Bu sebeble Mahmûd Efendi Hazretlerinin bir gün şöyle buyurduğu da söylenir:

“Bu kapıda bazıları manevi hallerini gizlemeyip aşikâr ettikleri için müridlerimizle bizim aramızda perde olmuştur. Hızır Efendi ise ihvan ile aramızda köprü olup birçoklarının kazanılmasına vesile olmuştur.”

Her Zaman Önce Şeyhi Vardı!

Her vakit şeyhinden önce ve O’nun elleri ile kabre konulmak ister, cuma hutbelerinde ve son yaptığı hacda cemaatin huzurunda: “Tavizsiz yaşayan zâtın sohbetinden sonra ruhumu al ya Rab” diyerek dua etmiştir.

İrşat maksadı ile zaman zaman yurt dışına da çıkan Hızır Hoca Efendi Almanya’ya gittiğinde büyük bir coşku ile karşılanmaktaydı. Gür sakalı, beyaz sarığı ve temiz giyinişi ile temsil ettiği İslâm’a ve Nakşibend kapısına Almanları gurbetçi vatandaşları da hayran bırakmıştır.

Bir gün sohbet ilanı için gazeteye yazılan “Efendi Hazretlerinin damadı ve vekîli” cümlesindeki “vekil” sözüne râzı olmayıp silinmesini tenbih etmiştir.

Şaka ve latifeyi şeriatın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.

İrşâd için Latîfe Ederdi

Bir mecliste zengin biri kendisini çok cömert olarak anlatır. Hızır Efendi gizlice kalkıp bir çarşaf giyerek geri döner ve zenginden yardım ister. Zengin onu yanından kovup bir ekmek parası bile vermez. Hızır Efendi üzerindeki çarşafı çıkarıp “Sen bir dilenciye ekmek parası bile vermiyorsun. Nasıl cömert olabilirsin” der.

Cami cemaatinden berber Orhan ağabey, bayram yaklaşınca iş çokluğundan cemaate gelmeyi aksatmıştı. Orhan ağabeyin camide asılı gri bir cübbesi vardı. Namaz kılarken onu giyerdi. Hızır Efendi öyle hisli bir insandıki; bu aksamanın üzerine şu şiiri yazıp Orhan ağabeyin cübbesinin cebine koydu:

Ey sahibsiz ğarîb cübbe,
Terk edildin yalnız ipte.
Sahibin on gündür traş ediyor,
Sayılı günler gelip geçiyor.
Unutuldun bayram parası için,
Asılı kaldın, bu dostluk ne biçim!

Şiir bu mânâda devam etmektedir. Orhan ağabey ne zaman eline alsa bu şiiri hem okur, hem ağlar…

Cemaatten 5-6 kişi onu bir gece çiğ köfte yemeye davet etti. Evde hazırlık yaparlarken yatsı ezanı okundu, ancak hazırlıkları bitirelim diye cemaate gitmediler. Hızır Efendi camide namazı kılıp geldiğinde ise bu arkadaşlar evde namaza durmuşlardı. Hızır hoca sessizce çiğ köfte tepsisini alarak sokağa çıktı ve camiden çıkan cemaate dağıtmaya başladı: “Cemaatimden 6 kişi çiğ köfte cemaatidir, bu da onların ikramıdır” diyerek herkese dağıttıktan sonra eve döndü.

Hâl böyleyken o çiğ köfte çoğu dağıtıldığı halde geri kalanlara da yetecek kadar bereketli olmuştu.

Son Yolculuğa Hazırlandı

Şehadetinden 2 ay önce hutbede üç defa üst üste şu hadîsi anlatır ve hüngür hüngür ağlamıştı:

“Bir hanımın efendisi vefat edip arkasında iki veya üç yetim kalırsa, o hanım yetimlerini yetiştirmek için saçlarını beyazlatırsa cennette benimle beraberdir” (Buhari)

Zuhurat ve keramete hiç kıymet vermediği halde lüzumunda bunları açığa vururdu.

Kerâmet Ehliydi

Hızır Efendi, Malatya’nın Darende ilçesine emr-i bi’l-maruf için gittiklerinde bir havuz etrafında istirahat ediyordu. Abdülmetin hoca şakayla karışık Hızır Efendiye havuzdaki balıkları göstererek: “Hocam sen bizim kafile reisimizsin. Şu balıkların da bir reisi olmalı. Ona seslenseniz de yanımıza gelse” dedi.

Hızır Efendi ısrara dayanamayıp balıklara: “Ey balıklar, Ben Mahmut Efendi Hazretlerinin damadı Hızır. Şu anda ben bu cemaatin reisiyim. Sizin de reisiniz kimse çıksın, şuracıkta önümüze gelsin” diye seslendi. O anda arkalardan büyükçe bir balık çıkıp öne doğru gelip Hızır Efendiye bakmaya başladı.

Bu manzara karşısında cemaat hayrete düşmüş, Hızır Efendi ise mahcûb duruşu ile tebessüm ediyordu.

Dinin temizlik olduğunu kendine has bir üslûbla dile getiren Hızır Efendi, sabunla elini yıkadığında sabunu da yıkar yerine öyle koyardı. Cemaatine: “Lavaboda ağzınızı çalkaladığınızda ilk aldığınız suyu yutun ki yemek kırıntıları lavaboya dökülmesin” buyururdu.

Dünya, Bir Bedenin Sığacağı Mezardır

Dünya onun gözünde bir bedenin sığacağı mezardan ibaretti. Şehitlik mezarlığında bir mezarı olmadığı için çok üzüldüğünden, bu dünyada başka gam çektiği bir şey yoktu. Sonunda çok istediği şehitliği de mezarı da genç yaşında elde etmiş, giderken geride bıraktığı sevdiklerine, bağlı bulunduğu asil yolun kendisine neler bahşettiğini öğreten temiz bir hayat hediye etmiştir.

Şeriatı tavizsiz yaşayan zâtın pazar sohbetini dalgın dalgın dinledikten sonra kendisine vaad edilen şehadet rütbesini almak için İsmailağa Camiine gelir. İhvânın ders ve dertlerini dinledikten sonra kuşluk namazı kılmak için kıbleye döner ve bu son namazı olur.

Kulun Mevlâya en yakın olduğu o esnada hain eller vücuduna 7 el ateş eder. Kanlar içinde vücudu yere yığılır. Sema ehli sofralarında ona da yer ayırırken ümmet bir hüzün yılını daha yaşar.

Ertesi gün Fatih Camii yüzbinlerin gözyaşlarına şahit olur. Vefat ettiğinde şehitlik mezarlığına defnedilme arzusu sevenlerinden birinin (Fevzi Başak) kendi yerini bu şehide bağışlamasıyla yerine gelir.

Efendimiz ve Efendi Hazretlerimiz

Takvimler 17 Mayıs 1998’den itibaren sayfalarına yeni bir not düşer: “36. Nakşi şeyhi Mahmûd Efendinin damadı, 55 yaşında İsmailağa Cami-i Şerîfinde şehid edilmiştir.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme her yönüyle benzeyen Efendi hazretlerimizin damadı da hazreti Ali’ye (Kerremallâhu Vechehû) benzer bir şekilde şehid edilmiştir.

Şehadetinden birkaç ay sonra şeyhi Mahmûd Efendi Hazretleri Buhâra’da Şâh-ı Nakşibend hazretlerini (Kuddise Sirruhû) ziyaret eder. Mânâda Nakşibend hazretleri zuhur eder ve: “Hızır Efendinin ismi silsile-i şerifte okunsun” diye tenbihde bulunur.

Rabbim Celle Celâluhû şefaatlerine nâil eylesin… Âmin.

BİR CEVAP BIRAK

Yorumunuzu ekleyin
Buraya adınızı yazın